Page 63 - Ant Sanat Dergisi - Sayı 11
P. 63

rir. O kâfir ülkesi ki firengistan adını alacaktır      Dedem Korkut, “Butimar, artık denizle beşik
                    Karacaoğlan dilinde, yüz yıl sonra gül bahçesi          kertme evliliğinizi onaylıyorum.” dese de…
                    olarak tasvir edilecektir: “İndim seyran ettim          Denizi sevenlerle haşır neşir olduk. Denizi sev-
                    Frengistan’ı/ İlleri var bizim ile benzemez/ Le-        meyenler  hangi  cehennemde  yaşarlar?  Oysa
                    vin tutmuş goncaları açılmış/ Gülleri var bizim         ben bir cümlede tıkanıp kalmışsam denize koş-
                    güle benzemez”                                          muşumdur, beni dar vakitlerde o teselli etmiş-
                                                                            tir.  Fikret’in  dediği  gibi  maidir  o.  Türlü  türlü
                    Eğildim,  Sait  Faik’in  denizinden  bir  bardak        boyanmıştır.  Diyarbakırlı  Tahsin,  tablolarında
                    tuz aldım.                                              o maiden ışık almıştır. Laciverdi, geceyi süzüp
                    İnsanoğlu denizin büyüsüyle şiir denizinde ku-          gelmiş; hakisi, ruhumu teskin etmiştir. Alice’ini
                    laç atar da denize tutkun Butimar ne yapar?             Cenap’a,  cezayir  menekşesini  Firuze’ye,  Kle-
                    Hüzünlü  duruşuyla  bir  efsaneye  konu  olur.          in mavisini denizkızına hediye etmişimdir. Bir
                    Bir hikâye, bir efsane, bir masal belki… Buti-          kez Kaf dağının ardından Prusya mavisini aşır-
                    mar aslında deniz sevdalısı bir kuş olsa da ben         mış gelmiştir, istemem diyememişimdir. Gönül
                    onda türlü sevdalıların kalplerini okurum:              isterdi  ki  Kazancakis  gibi  haykırayım!  Gönül
                    İşte Butimar… İran edebiyatının efsane kuşu…            isterdi  ki  H.  Ziya  Uşaklıgil  gibi  kahramanları-
                    Ne  göllerden  ne  de  nehirlerden  şu  içer;  ona      mı aydınlığa çıkarayım! Olmadı. Atladım gittim
                    hayat  veren  kendi  denizidir,  birkaç  damlası        Mehmed  Çavuşoğlu’nun  Turgutreis’ine,  kaya
                    yeter  de  artar  bile…  Susuzluktan  dili  damağı      diplerinde mavi balıklar avladım. Bana Nedim’in
                    kuruyunca vakit geçirmeden deniz kıyısına in-           mavisini (Divan şairlerinin mavi yerine kebud’u
                    miş. Kendisini denizin büyüsüne öylesine kap-           kullandıklarını  söylemişti.)  başka  türlü  eyledi:
                    tırmıştır ki susuzluğunu unutmuş, bir yudum             “Bir görmek ile hüsnüne kıldın beni şeydâ / Ey
                    içemeden ölüvermiş. İngiliz şair Shelley belki          dil-ber-i ra‘nâ / Etdi nigehin aklımı hem sabrımı
                    deniz kıyısında susuzluktan ölmemişti ama de-           yağma /Ey gözleri şehlâ”. Ben ne kadar Nedim-
                    niz sevdası onu içine çekip nefessiz bırakmıştı.        ci isem o kadar da Haşimciyimdir: “Uzak / Ve
                    Kınar Hanımın Denizleri’ne inseydim Bakışsız            mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak / Bu nefy
                    Bir Kedi Kara’da beni nefessiz bırakırdı.               ü hicre müebbed bu yerde mahkûmuz”
                    Ülkeden çıkıp bir yol uzaklara kanat çırpalım:
                    Jack London, deniz sevdası öylesine kabarmıştı          Aynı yöne bakmak değilse de aynı şeyi gör-
                    ki denizcilerde çok görülen vitamin eksikliğin-         mek, aynı şey hakkında konuşmak ortak dil
                    den kaynaklanan “pellagra” yüzünden Azrail’e            gerektirir.
                    yem  olacaktı.  Deniz  tutkunu  London,  roman          Yazı biterken aklım başıma geldi. Denizle insan
                    kahramanı Martin Eden’i feda ederek kurtulur.           arasında ortak nokta nedir? Sığlık ve derinlik.
                    J. P. Sartre’ın deniz sevdası değil, öfkesi kaba-       Bu  da  insanın  nerede  olduğuna/  durduğuna
                    rıktır.  Robert  Schnakenberg,  onun  için  şöyle       bağlıdır. Derinliğin ortasındaki sığlık boğucu-
                    der: “Yengecin kıskaçlarına yakalanma ya da             dur.  Daha  kötüsü  derin  olduğumuz  sanısına
                    bir  ahtapot  tarafından  tutulup  deniz  altına        kapılmak.  Keşke  Pessoa  gibi,  “Her  şey  idim,
                    çekilme düşüncesi onun uykularını kaçırırdı.”           hiçbir  şeye  değmezmiş.”  deme  olgunluğuna
                    Nerval için de ilginç bir not düşer: “İstakozlar        erişebilseydik.  Sen  ne  dersin  Robinson  Cru-
                    harika  evcil  hayvanlar,  demişti,  çünkü  onlar,      soe? Bak Baudelaire ne diyor: “Deniz çekiyor
                    denizin sırlarını bilen ve havlamayan, sakin ve         kendine beni, beni kim tutar?”
                    ciddi varlıklardır.”                                                                          antsanat






                                                                                           Muratpaşa Belediyesi Kültür ve Sanat Dergisi  63
   58   59   60   61   62   63   64   65   66   67   68